De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"
Zumer/9
İnsan, Dünya'ya mı Aittir?
Bağlantıyı al
Facebook
X
Pinterest
E-posta
Diğer Uygulamalar
-
İnsan… Yaratılanların en şereflisi, adına şiirler yazılan insan… 7,8 milyarlık nüfusu ile yeryüzünde yaşayan bütün canlıların yüzde 0,01’ini oluşturur. Her canlı gibi doğarlar, büyürler ve ölürler fakat diğer canlıların hepsinden daha hızlı, daha güçlü, daha büyük değillerdir. Fiziki özellikleri tabiatta her canlıya dağıtıldığı gibi onlara da ihtiyacı kadarıyla dağıtılmıştır ve dağıtılmaktadır ama ne insandan daha hızlı olanlar, ne daha büyük olanlar, ne daha güçlü olanlar insanlar gibi “Medeniyet” kuramamışlardır. Çünkü, hiçbir canlıya verilmeyip sadece insana verilen, insanı medeniyet kurma kudretine eriştiren, düşündüğünün üstüne bile düşünebilmesine kabiliyet kazandıran bilince sahiptir insan.
Bu bilinç, insanı ‘Eşref-i Mahlukat’ mertebesine yükseltmiştir. Ya tabiatın kendini günden güne eriten ‘entropi’ sinden ya da mutlak yozlaşmış bir bilinç gücünün (insanın) zulmünden olsa gerek, Eşref-i Mahlukat olan insan topluluğu, gezegendeki vahşi hayvanların yüzde 83’ünü, bitkilerin ise yarısının yok olmasına yol açmıştır. Bu büyük kıyım bize, bilinç sahibi insanın tabiata verdiği, verebileceği zarar potansiyelini göstermektedir ve insanın bu dünyaya ait olup olmadığını, insanı bu dünyadan alsak Dünya üzerinde nelerin değişebileceğini sorgulamaya zorlamaktadır.
Bal Arıları
Bilinç sahibi insanın tabiata verdiği zarar aşikar olmakla beraber, diğer canlılar için de aynı durum söz konusu mudur, bu sorulması gereken sorulardan biridir ve bu sorunun yanıtını araştırabilmek için Bal Arılarının doğru bir örnek olacağına inanıyorum.
Bilinen ilk arı fosili 100 milyon yıl, ilk insan fosili ise 300 bin yıl öncesine aittir. Yani insanlık henüz yokken, arılar insanlığın yaşayacağı ekosistemi zaten şekillendirmekteydi. Tabiatta her canlının ekosistemde bir iş bölümü vardır ve hangi canlı türünü ekosistemden kaldırsak, domino etkisi misali diğer türlere etkisi yıkıcı olacaktır. Arılar ise benim için, bu domino etkisinin gözle görülecek en çok etkiye sahip olduğunu düşündüğüm türlerden biridir. Şu bilgiler bu tahminimi doğrular niteliktedir:
Dünyadaki gıdaların %90’ı 100 çeşit bitkiden elde edilir ve bu bitkilerin 71 tanesi arılar tarafından döllenmeye muhtaçtır. Arıların hayatımıza soktuğu gıdaların senelik mali değeri ise 300 milyar dolara yakın olarak hesaplanır.
Arılar yarım kilo bal için 2 milyon çiçeği gezer ve bir arı hayatı boyunca bir çay kaşığının 12’de 1’i kadar bal üretir.
170 koku alıcısının sayesinde bir insanın kokusunu dahi alamayacağı çiçeklerden o lezzetli balları üretirler. Arılar birbirlerini de koku yoluyla ayırt ederler ve her bir bal arısı kolonisi kendine has bir kokuya sahiptir. Arılar kendi kolonilerini bu sayede bulabilmektedirler.
Bu bilgiler bize, Arıların ekoloji üzerinden ekonomiye etkisinin yadsınamaz olduğunu göstermektedir. Ayrı bir parantez açmam gerektiğini düşündüğüm üçüncü bilgi ise bize, insanın arılar üzerinden ekolojiye etkisini şöyle açıklar;
Hayatları kokular üzerine kurulu olan arıların en büyük düşmanlarından biri hava kirliliği ve iklim değişikliğidir. Hava kirliliği, koku kimyasallarının yapısını bozduğu için arıların hem çiçekleri hem de kolonilerini bulmalarını zorlaştırmaktadır, bu da zaten bakteri, parazit, mantar, tarım ilacı ve benzeri etkilerle zayıflamış olan arıların kovan dışı ölümlerini ciddi bir şekilde artırmaktadır.
Karbon salınımının sebep olduğu küresel ısınmanın yaşattığı iklim değişikliği ise çiçeklerin vaktinden önce ya da sonra açmasına sebep olarak onları öldürmektedir ve bu durum bitki sayısını ve çeşitliliğini oldukça fazla olumsuz etkilemektedir. Bunun yanında değişen yağmur sezonları da bitkinin beslenmesini etkilemekte, gereğinden az veya çok yağmur suyuna maruz kalan bitkinin nektar miktarı ve kalitesi de etkilenmektedir. Bu ise tahmin edildiği gibi arılara doğrudan yansımaktadır. Küresel ısınma etkileri daha belirgin hale gelirse bu durumun giderek kötüleşeceğini söylemek oldukça doğru bir çıkarım olacaktır.
Bütün bu olumsuz sonuçlara ilaveten, artan insan nüfuslarını doyurabilmek ve çok para kazanmak amacıyla kullanılan, tarım ilaçları arı sağlığına doğrudan tehdit oluşturmaktadır.
Arıların olmadığı bir ekosistemde bitki örtüsünün ya da yaşamın yok olacağını söylemek mümkündür ve eşrefi mahlukat olarak anılan, bizim de bilinci ile övündüğümüz insanların arılara verdiği zarar da ortadır. Çiçeğinden, böceğine, bakterisinden, kuşlarına tabiattan insan dışında hangi canlı türünü alırsak alalım tabiata o türün yokluğunun büyük zarar verdiğini görürüz. Aynı durum insanlar için de geçerli midir? İşte bunun cevabı da oldukça belirgindir.
İnsanlar olmasaydı dünya nasıl bir yer olurdu?
Eğer insanoğlu olmasaydı, vahşi yaşamın neredeyse yok olduğu Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika’daki birçok hayvan neslini sürdürebilirdi. Örneğin, hayvan çeşitliliği bol olan Afrika, bunu eşsiz elverişli iklimine değil, insanın vahşi doğaya minimum müdahalesine borçludur.
Çevreyi kirleterek ekosistemi bozan insanoğlu olmasaydı, Dünya büyük bir doğa koruma alanını andırırdı.
(Banff Ulusal Parkı/Alberta-Kanada)
Tüm deniz yırtıcılarına göre 14 kat daha fazla balık avlayan insanın, tüm kara yırtıcılarına göre dokuz kat daha fazla hayvan öldürdüğünü söyleyebiliriz. Böylece insanın aslan, ayı veya köpek balığından daha tehlikeli olduğu da söylenebilir.
Bütün bunlar bize, Tabiattan insan faktörünü çıkardığımızda zararının değil, ekosisteme faydası olacağını söyler. Adeta insan Dünyanın canlı organizmasına girmiş bir virüs gibi Dünyayı günbegün tüketiyor. Başka hiçbir canlı Dünya ekosistemine bu kadar faydasız ama bir o kadar da zararlı değildir. Bu durum bize bir başka soru olan ‘insan bu dünyaya ait midir?’ sorusunu sormamız gerektiğini göstermektedir.
İnsan, Dünya’ya mı Aittir?
Değildir. İnsan türü, diğer türlerin aksine, gün geçtikçe, Dünya’ya ait olmadığını farketmeden haykırmaktadır. İnsanlar olsa olsa Dünya için sadece bir misafirdir ve Dünya insan için gelip geçicidir. Peki, insan Dünya’ya bile ait değilse nereye aittir? Bu sorunun yanıtı bir dini inanca sahip olanlar için oldukça açıktır. Sonlu hayattan sonsuzluğa doğru uzanacaklarını düşündükleri (her ne kadar islami bir terim olsa da) Ahiret onlar için insanın ait olduğu tek yerdir. Çünkü, orada, insanın bilinci yeterli cevaba ulaşabilir, anlam arayışından işte o zaman kurtulabilir. Fakat, insan nereye aittir sorusunun cevabı materyalist ve dünyacı bir bakışa sahip olanlar için yanıtsızdır. Onların, kendilerini dünyaya ait hissetmelerinden başka yolu yoktur. Çünkü, Ölümün ötesini kimse bilmemektedir. Peki, inanan insanlar için (islami perspektifle) bu yazıdan çıkarılması gereken sonuç tam olarak nedir?
Sözün Özü
Dünyaya sınanma vesilesiyle gönderildiğini düşünen bir zihin için Dünya zaten ait hissedebileceği bir yer değildir. Onun için Dünya, ekip mahsülünü başka bir yerde alacağı bir tarla gibidir (Bknz: “Dünya Ahiretin Tarlasıdır”). Yazının önceki bölümlerinde de kanıtlarını sunduğum gibi Dünya ve İnsan arasında bariz bir uyumsuzluk hakimdir. Bakterilerin, hayvanların, bitkilerin ve diğer tüm canlıların sistemin olmazsa olmaz bir parçası halinde olduğu bir gezegende, insan tam anlamıyla sistem dışıdır. Bu benim için varlığın en büyük hakikati olan ahiretin varlığının en büyük kanıtıdır. Çünkü, dünya hayvanlar için ne anlam ifade ediyorsa, ahiret de insanlar için tam olarak o anlamı ifade edecektir.
Hayvanların dünyasında her canlı kendisinden ve kendinden olanlardan sorumludur. Onların dünyasında hiçbir tür içinde eşitsizlik yoktur ve hepsi ne kazanıyorsa, neyi hakediyorsa onu elde ederler. O halde bunlara bakarak söylemeliyim ki; ahiret, insan için, dünyada sahip olduğu bütün eşitsizliklerin ortadan kalktığı, herkesin eşitlendiği bir yer olmalıdır. Ahiretin tam olarak böyle olduğunu ilahi mesaj şu şekilde açıklamaktadır:
“Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyenlerle bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar! Allah gökleri ve yeri yerli yerince yaratmıştır. Böylece herkes kazancına göre karşılık görür. Onlara haksızlık edilmez.”
(Câsiye 45/21-22.)
Bu ve bunun gibi tüm ayetler, dünya için hayvanlar ve bitkiler neyse, ahiret için de insanların o olacağını anlatır.
Varoluşumuzdaki bu hikmet inanan insanlar için adeta bir kanıttır, anlam arayışımızda ise bize yol gösteren ışıklardan biridir. Peki, bunun farkına nasıl varılır? Bunun cevabı ise yine ilahi mesajdadır. Adını, yazıma konu olan Bal Arılarından alan Nahl Suresinde yöntem şu şekilde ifade edilir:
Ve (bakın), gökten yağmuru indirip ölümünün ardından onunla toprağa can veren Allah’tır: şüphesiz bunda da işiten bir toplum için mutlaka alınacak bir ders vardır Yine sizin için sağmal hayvanlarda da alınacak bir öğüt vardır: size hayvanın karnında sindirilen şeylerden oluşan, atıklarından ve kanından ayrışarak süzülüp gelen saf ve lezzetli, sindirimi kolay bir süt içiriyoruz. Yine, hurma ağaçlarının ve asmalarının ürünlerinden, hem sarhoşluk veren (zararlı) şeyler, hem de yararlı, güzel bir rızık elde ediyorsunuz: elbet bunda aklını kullanan bir topluluk için mutlaka alınacak bir öğüt bulunmaktadır. Yine Rabbinin arıya vahyetti(ğini de düşün): “Dağlardan, ağaçlardan ve imal edilmiş kovanlardan kendine yuva edin! Sonra her türlü üründen ye ve ardından Rabbinin sana amade kıldığı yollarına koyul!” (Bütün bunların sonunda) onların karınlarından, içerisinde insanlar için şifa barındıran farklı renkler/tatlardan oluşan bir sıvı çıkar. Hiç şüphesiz, bütün bunlarda da düşünen bir toplum için mutlaka alınacak bir ders vardır. (Nahl 65-69)
Son Söz
Eğer günün birinde tüm insanlar bu hakikatle yüzleşip bu düşünce noktasına gelirse, birbirlerini anlama, sevme, bütünleşme ve aynı saf bilince sahip olma fırsatlarını elde edebileceklerine inanıyorum. Çünkü birbirimizden uzaklaşarak, birbirimize yakınlaşmaya çalıştığımız şu günlerde yine aynı yöntemi kullanacağız ve Dünyadan ne kadar uzaklaşırsak olması gereken hakikat noktasında, yani ait olduğumuz yerde hiçbir şeye zarar vermeyen bir tür olarak yeniden buluşmuş olacağız.
Kutalmış: S en hiç Bharalya’yı gördün mü? Bilge : Adını duydum, ama orayı gören kimse sağlıklı bir şekilde dönemezmiş derler. Kutalmış : Ah, işte tam da bu yüzden soruyorum. Bharalya, yeryüzünün öyle bir yeridir ki, Tanrılar bile onu yaratırken yüzlerini başka yöne çevirmiştir. Orası, aklın susup kaderin küfrettiği bir çukurdur; kimilerinin "medeniyet" dediği, ama aslında sefaletin kisvesine büründüğü bir dünya arka kapısıdır. Bilge: Bu ifade hem kaba hem de genelleyici olduğu için sağlıklı bir bakış açısı değil. Bharalya, çok eski bir medeniyet, büyük bir kültürel çeşitliliğe ve hızla büyüyen bir ekonomiye sahip bir ülke. Evet, bazı sosyal, ekonomik ya da altyapı sorunları olabilir ama bu tür ifadeler o ülkenin tamamını ve halkını küçümsemek olur. Eleştirilecek şeyler elbette olabilir ama bunu daha yapıcı bir şekilde dile getirmek her zaman daha etkili olmaz mı? Kutalmış: Söyle bana, Bilge, bir ülke düşün: sokakları lağım kokar, ekmeği yemeden önce dua değil, tahlil ger...
Allah'ım topraklarımızdan gaz, petrol fışkırt, derinlerden uranyum gönder bize. Benzin, elektrik sudan ucuz olsun. Kentsel dönüşümü tamamlayalım, sanayilerimizi büyük şehirlerin dışına taşıyalım. İstanbul'un nüfusu 5 milyona düşsün. Herkes 3+1 evlerde yaşasın, Güneş görmeyen hiçbir dairemiz olmasın, bodrum katlarını yalnızca çocuklarımızın ağaçlı ve güvenli yollarımızda sürüp eskittiği bisikletlerini koymak için kullanalım. Her evin en az 2 4×4 araba koyabileceği otoparkı olsun. Memleketimizin heryerine duble yollar yapalım. 81 ilin tamamını arabalarımızla gezip görelim, toplu taşımaya ihtiyaç kalmasın, trafik derdini tamamen çözmüş olalım. Çarpık kentleşmenin içine sıçıp tüm çirkinlikleri yakıp yıkalım, yerine ağaç dikelim, estetik değeri olan güzel binalar yapalım. Tüm dilencileri toplayalım, hepsine bir iş verelim, buna rağmen dilenmeye devam ederse onu o zaman düşünelim. Memlekette tek bir başıboş köpek kalmasın hepsini sahiplendirelim ya da ebedi istirahate uğu...
Büyükşehir Belediyelerinin Hukuki Statüsü 2020 yılı itibariyle Türkiye sınırları içerisinde başta İstanbul, Ankara, İzmir1 olmak üzere ‘Büyükşehir’ statüsü taşıyan toplam 30 il bulunmaktadır ve bu iller Türkiye’nin 7 bölgesinin tamamına dağılmıştır. Şehirlerin resmi, hukuki statülerinin farklılaşmasının temel sebepleri arasında şehirlerin nüfusları, fiziki yerleşim durumları, ekonomik gelişmişlik düzeyleri gibi birden fazla öncül yer almaktadır, fakat demografik ve ekonomik sebepler baskın olan öncüllerdir. Çünkü, büyükşehirlere bakıldığında, bu şehirler hem nüfus hem de sosyal imkanlar konusunda bir ülkenin merkezi konumundadırlar. Bu metnin konusu ise ülkelerin merkezi konumunda olduğu varsayılan bu büyükşehir belediyelerinin kuruluşlarını, organlarını, yönetimlerini, görevlerini, yetkilerini, sorumluluklarını, çalışma usûl ve esaslarını araştırılması ve açıklanması üzerine kuruludur. Bilindiği üzere büyükşehir belediyesi s...
Yorumlar
Yorum Gönder